Renkler hayatımızda olmasaydı ne yapardık?
Işık eşyaların, bitkilerin üzerinde eğilip bükülmeseydi ne olurdu? Her şey simsiyah olsaydı. Renksiz bir dünya, kapkaranlık. Kelebek mesela ya da deniz. Tatsız değil mi? Evet renkler var ama dünya kapkaranlık. Benim hayatımın rengi ayda binlerce kilometre yapmaktı. Bir yerde okumuştum ‘’seyahat hastalığı’’. Olmadığın bir yerde, bulunduğun yerden daha mutlu olacağın hissi… Yasaklar arasında bu hisse sıkışıp kalmak. Tüm risklere rağmen çıkıp gitmek de tatmin etmiyormuş aslında. İnsanmış önemli olan. Beyoğlu’nda yürümek mesela. Herkesin yüzünde bi bez parçası. Gülüşlerini göremiyorsun. Şehirlere de kocaman dev maskeler takılmış gibi. Tüm bunlara rağmen İstanbul her zaman her durumda özel ve güzel. Önceden Taksim’den, Galata’ya yürürken dünyada uçuyormuşum gibi hissediyordum. Bir sürü kelime duyup bir sürü renkten insanla yan yana yürüyordum. Şimdi herkes tornadan çıkmış gibi ve de uzak. Herkes birbirinden bir kaç metre kaçınca anlamsız oluyormuş çoğu şey aslında. Tek güzel yanı o güzel Grand Rue De Pera’da dilediğiniz gibi gezebilmek. Taksim’den Karaköy’e kadar her sokağına girerek, binaları, şehri, insanları tanımak. İstanbul’un en eski yerleşim yerine 21. Yüzyıldan bakmak.


Tek bi kültürün beslediği bir şehirde yaşamak sizi diğer kültürlere aç bırakıyor sanırım. Karşılaştığınız tüm kültürler çok özel geliyor bu sebepten. İstiklal Caddesi tam da böyle bir yer. Meşhur taksim anıtından bir bakıyorsunuz karşınızda cami sağınızda havra bi kaç adım ötede Ortodoks kilisesi sonra Katolik kilisesi. Daha önce tam burada bu otelde kalmıştım. Odaya her döndüğümde sanki sokaktaki insanlar inanılmaz eğleniyor ve ben çok şey kaçırıyormuşum gibi hissedip yine kendimi sokaklara atmıştım. Burası hep akıyordu her daim. Şimdi durmuş. Fakat bu güzel sessiz sakin hali o gizemli binaları parlatmış, öne çıkarmış. Bu caddenin benim için dört kahramanı var. Taksim Anıtı’ndan Galatasaray’a kadar, Galatasaray’dan Asmalımescit Tünel’e kadar Sonra Galata Kulesi ve ejderha merdivenleri. Şimdi Taksim metrodan çıkınca arkanızda kalan park meşhur Gezi Parkı. Burada hep polisler ve tomalar bekliyor. Hala… Tarihte burası topçu kışlası olarak kullanılırmış. İstiklal’e girerken tam solunuzdaki ıslak hamburgerciden bir tane hamburger alıp Galata’ya kadar yürümenin keyfini çıkarmaya başlayabilirsiniz.

Sizi öncelikle Aya Triada(Kutsal Üçlü) Ortadoks Kilisesi karşılayacak. Burası kubbeli bir kilise. Mimarisi camiye çok benzemesine karşın burada hala çan sesleri duyabilirsiniz. 60’larda bahçesinde Yaşar adlı bir orangutan yaşarmış. Şapkalı ve ceket giyen bir maskot… Etrafındaki dükkan sahipleri onu besleyip su verirlermiş. Sağınızda ise Fransız Büyükelçiliği bulunuyor. Elçilikten hemen sonraki sokak meşhur Tarlabaşı. İstanbul’un gece hayatı önceden burada akıyormuş. Benim Beyoğlu’ndaki en sevdiğim bina Ragıp Paşa Apartmanı. O zamanki en başarılı mimarlardan biri olan A.J Karakaş tarafından Başmabeyinci Ragıp Paşa için özenle tasarlanmış bir bina. İki adım ötenizde ise Rumeli Pasajı. Pasajı gezerken bi adamla karşılaştım.

Anlattığına göre burada eskiden bulunan Kamelya ve Despina adlı anne kız öldürülüyor. Aşçıları bu olayla alakalı cezalandırılsa da olayla alakalı yabancı basında birçok spekülasyonlar oluyor. Bizim basınımız o zaman da sansürlü. Söylentiye göre hanedan damadı Kamelya’ya çok aşık olmuş. Fakat Hanedanın mutluluğu ve huzuru için Kamelya bir gece ortadan kaldırılmış. Tam bu pasajda bulunan bir muhallebicide Kamelya’nın katili öldürülmüş. Şu an böyle bir muhallebici yok tabi. Pasajın tam karşısında Hacı Bekir var. Türk lokumunu icat etmesiyle meşhur. Lokumu ilk kez yapıp satan adammış. Tabi ilk şubesi Eminönü’nde. Burası sonradan açılmış. Normalde hep turist dolu olurdu şimdi bomboş. Bi kaç adım sonra da Grand Pera AVM sağınızda kalacak. Buraya muhakkak girin bi kahve için. Aslında pasaj gibi ama alışveriş merkezi. Zemin katta kahvenizi içebilirsiniz. Bina çok iyi korunmuş, dev yüksek tavanlarındaki taş işlemeler muazzam.

Ve herkesin bildiği Çiçek Pasajı. Ekim Devrimi’nde Rusya’dan kaçan kızlar caddede çiçek satıyorlarmış. Herhangi bir saldırıya maruz kaldıklarında da kaçıp pasaja saklanıyorlarmış. Bu yüzden adı Çiçek Pasajı olarak kalmış. Babam, burası için 70’lerde çok güzel, salaş bir yer olduğunu şimdi eski havasının kalmadığını söylüyor. Ben yine de burayı çok seviyorum. Ceneviz Meyhanesi aralarındaki en ünlüsü. Ve Galatasaray Lisesi… Buradan mezun olan çok fazla ünlü var. Okan Bayülgen, Mehmet Ali Birand, Fatih Altaylı… Bunlardan sadece birkaçı. Bazılarına göre buranın eğitimi Türkiye’deki çoğu üniversiteden daha kaliteli. 


Asmalımescit’e doğru giderken solunuzda Marsilya’dan getirtilen özel kırmızı tuğlalardan inşa edilmiş görkemli bir kilise göreceksiniz. Burası büyük bir Latin Katolik Kilisesi. St Antuan Kilisesi. İnançlarına göre 3,5 ya da 7 hafta boyunca Salı ya da Perşembe günleri burada dilek dileyip mum yaktığınızda dileğiniz kabul oluyor. Bu görkemli bina geçen yıl varisleri tarafından satılığa çıkartıldı. Şaka yapmıyorum İtalyan Topluluğu tarafından yapılan bu bina özel mülk gibi satışa çıkartıldı. Neyse ki kilisenin papazı devreye girip iptal ettirdi. 

Beyoğlu zaten garip bir yer. Cadılar Bayramı da var, Çin yılbaşı da. Dinler, kültürler iç içe geçmiş. Yahudi, Rum, İtalyan yan yana dükkanlarda çalışmışlar yıllarca. İskeleye yakın olduğu için yabancı tüccarların da uğrak yeriymiş. Bu caddeye kokusu sinmiş gelenlerin. Bu yüzden binalar bu kadar güzel, bu yüzden bir Fransız tatlısını, buradaki bir pastane tıpkı onlar gibi yapıyor. Bu yüzden İtalya’daki kadar güzel kahve içebiliyorsunuz. 

Benim bu caddedeki favorim kesinlikle Asmalımescit. O kadar güzel ki. Taş binalar, dar sokaklar, sarmaşıklar… Her çeşit insan. Sokak aralarında masalar, tabureler. Teraslarda İstanbul manzaralı restoranlar. Yemek yemek isterseniz mutlaka burayı tercih edin. Hazzo Pulo makarna hususunda gerçekten çok iyi. Leziz soslu makarnalar ve mezeler yiyebilirsiniz. Ve sokak arasında Hatay’a da gitmek isteyebilirsiniz. İşte o zaman tercihiniz mutlaka Asmalımescit Dürümcüsü olsun. Meze tabakları, dürümleri, ayranı ve sıcak karşılamaları… Her açıdan sizi doyuruyor. Her duyunuza hitap ediyor.

Asmalımescitten sonra zaten Galata Kulesi size göz kırpıyor. Burası hep kalabalık. Önünde hep fotoğraf çekilenler… Galata Kulesi Cenevizliler tarafından inşa edilmiş. İstanbul’un kutup yıldızı gibi görüyorum burayı. Herkes burayı görmek istiyor, İstanbul’a gelen herkes Galata Kulesi’nden manzaraya bakmak istiyor. Timur’un elçilerinden bir tanesi bir hatırasında belirttiğine göre, Cenevizliler aslında buraya ‘’Pera’’ diyor. ‘’Galata’’ Rumların tercih ettiği bir isim. Müze kartınızla buraya giriş yapabilirsiniz. Buradan Karaköy’e doğru inerken ben ‘’Camekan Sokağı’’ tercih etmenizi öneririm. Meşhur Göz Hastanesi bu sokakta. Burası Galata Kulesi’nin tepesinden bakıldığında en dikkat çeken yapı. Sokağın sonunda o sarmal ejderha merdivenlerinden indiğinizde Bankalar Caddesi’ndesiniz.

Galata, Pera ve Beyoğlu. Burası bana hep kendimi çok iyi hissettiriyor. Gerçek İstanbul’u bu sokaklarda yürüyünce, binalarına bakınca daha fazla anlıyorsunuz, hissediyorsunuz. Fatih Sultan Mehmet’in ne kadar büyük bir padişah olduğuna şahit olup kendisiyle gurur duyuyorsunuz bu güzel şehri bize kazandırdığı için. Tiyatrolar, operalar, taş binalar, sanat galerileri, sokak sanatçıları… Bundan 50 yıl sonra bir dinozora dönüştüğünüzde aklınızda sadece sizi şaşırtan şeyler kalacak. Hep merakla etrafınıza bakmanın değerini o zaman daha iyi anlayacaksınız. Umarım hayat hep bizi şaşırtır.